Dosya

Geçmişten günümüze Türkiye-İran ilişkileri

Yakın tarih boyunca istikrarsız ilişkilere sahip olan iki komşu ülkenin son yıllardaki ilişkileri, bölgesel liderlik mücadelesi ve nükleer kriz ekseninde şekilleniyor.

Konular: Ortadoğu, Türkiye, İran
İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad seçildikten ancak üç yıl sonra Türkiye'yi ziyaret etmesi Ankara'da burukluk yarattı. [AA]

Bugünkü İran'ın kökenini oluşturan Pers devleti ile Türklerin kurduğu çeşitli devletlerin ilişkileri İslamiyet'in doğuşu ve yaygınlaşması ile  şekillendi. Türklerin batıya doğru göçünde İranlılarla daha sık karşılaşır olmaları da iki kültürü derinden etkiledi.

İran, 10. yüzyılın sonlarında Türkik ve Pers kökenli Gazne Müslüman Devleti’nin idaresine geçti. 1040 yılında Gaznelileri Dandanakan'da mağlup eden Selçukluların ilerleyişi sonucu ise Türkler İran’ı yalnızca idare etmekle kalmadı, aynı zamanda kitleler halinde bu ülkeye yerleşti. Bu göç süreciyle İran yarı yarıya Türkik nüfusa sahip bir bölge haline geldi. Bir yandan da Türk dili çok sayıda Farsça kelimeyi benimseyerek İran kültüründen derin bir şekilde etkilendi. Sanat, bilim ve devlet yönetimi konusunda önemli bir etkileşim ortaya çıktı. 
Bununla beraber, 13. yüzyıldaki Moğol istilası döneminde İran’daki Türk hakimiyeti ve İslamiyet’in etkisi büyük yara aldı. Moğolların Şiiliği koruması ise bu mezhebin bölgede korunmasının ve yayılmasının önünü açtı.
373 yıllık sınır
373 yıldır değişmeyen Türk-İran sınırı 1639 yılında imzalanan Kasr-ı Şirin Anlaşması'yla belirlendi. Bu sınır aynı zamanda günümüzün Ortadoğu coğrafyasında sömürgeci devletlerin belirlemediği nadir sınırlardan. 
Bölgede 19. yüzyıldan başlayarak artan Rus tehdidi, Türkler ile İranlıları 'ortak düşmana' karşı ittifaka yöneltti. Napolyon’un Rusya’yı güneyden kuşatma girişimi de iki tarafı birbirine hiç olmadığı kadar yakınlaştırdı.
İran’daki siyasi ve dini elit kesim Osmanlı’daki Tanzimat dönemin getirilerini kendileri için bir model olarak benimsedi. 
Yeni rejimlerin yakınlaşması
Türk-İran ilişkilerinde Osmanlı Devleti’nin sona ermesi ve İran’da Pehlevi Hanedanı'nın başa geçmesiyle birlikte yeni bir dönem başladı. 1921’de Rıza Şah’ın ihtilali ile başlayan bu yeni dönemde ulus-devlet, modernite gibi kavramların bu devletler özelinde giderek ön plana çıkmasıyla birlikte, İran ve Türkiye daha fazla ortaklık kurmaya başladı. Bu dönemde yavaş, ancak sürekli devam edecek olan yakınlaşmanın ilk adımları atıldı.
Türkiye’nin İtilaf Devletleri'ne karşı sürdürdüğü Kurtuluş Savaşı sırasında her iki ülke birbirlerine diplomatlar aracılığı ile dostluk mesajları gönderdi. Söz konusu dönemde iki ülkenin de dış politikasının temel parametreleri, dış güçlerin toprak taleplerine karşı durmak, uluslararası işbirliğini desteklemek ve ayrılıkçı hareketleri engellemek yönündeydi. 
İran’ın Ankara hükümetini resmen tanıması ve 1921 yılında Moskova’nın girişimiyle Türkiye, Sovyetler Birliği, Afganistan ve İran arasında imzalanan ikili anlaşmalar, Türkiye-İran ilişkileri üzerinde olumlu birtakım etkiler bıraktı, ancak bu durum kısa bir süreliğine tersine döndü.
İran, savaştan çıkan bir ülke olarak yeniden oluşum gayreti içindeki Türkiye’den Paris Barış Konferansı ve takiben Sevr Anlaşması vasıtasıyla toprak talebinde bulunmak istedi, ancak konferans delegasyonuna davet edilmemesi ve taleplerinin Britanya tarafından gözardı edilmesi sonucu bu isteği hiçbir zaman somut bir şekilde ortaya konmadı, yine de bu niyet iki taraf arasındaki ilişkileri zedeledi.
Cumhuriyet dönemi ve tarihi ziyaret
Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Osmanlı Devleti yerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarında iki ülke arasındaki sınır uyuşmazlıkları temel sorunlardan biri oldu. 1925’te Türkiye’de başlayan Kürt isyanlarıyla da yeni bir sorunun temeli atıldı.
1925’ten sonraki dönemde Türk - İran ilişkilerindeki sorunların ana eksenini Kürt Milliyetçiliği ve Doğu Anadolu’daki Kürt isyanları oluşturdu.
22 Nisan 1926 yılında Tahran’da, sınır meselelerine bir son vermek ve iki ülke arasındaki karşılıklı ilişkileri geliştirmek amacıyla bir Güvenlik ve Dostluk Antlaşması imzalandı. 
Türkiye, İran’ın Kürt ve Ermeni milliyetçiliği hareketlerine gösterdiği tolerans konusunda endişeliyken, Tahran yönetimi de İran Azerbaycanı'na karşı Türkiye’nin yaklaşımına şüpheyle bakıyordu.
Komşularla iyi ilişkiler, yeni kurulan cumhuriyetin temel dış politika hedefi oldu. [AA]
Bu dönemde imzalanan bir dizi sınır ve güvenlik anlaşmalarının sağlayamadığı olumlu etkiyi, 1934 yılında İran Şahı Rıza Pehlevi’nin Türkiye ziyareti sağladı; ilişkiler gelişim sürecine girdi. Avrupa’da güçlenen Nazi Almanyası ile Faşist İtalya’nın yarattığı tehdit karşısında Türkiye, önce 1934’te Balkan Paktı, daha sonra da Sadabat Paktı ile doğu komşularıyla ittifak kurma yoluna gitti.
Türkiye, İran ve Irak arasında 2 Ekim 1935’te Cenevre’de imzalanan üçlü bir anlaşmaya daha sonra Afganistan da katıldı. Bu anlaşmanın temel olduğu 1937’deki Sadabat Paktı’yla dört devlet, içişlerine müdahaleyi yasaklayan, sınırların dokunulmazlığını garanti eden ve uluslararası anlaşmazlık olursa aralarında karşılıklı görüşmeyi öngören bir belge üzerinde uzlaştı. 
İkinci Dünya Savaşı'nın başlaması ile Türkiye ve İran arasındaki ilişkiler yine zayıfladı. Her iki ülke bölgesel ve uluslararası düzeyde kendi problemleri üzerine yoğunlaştı. 
Soğuk Savaş döneminde güvenlik önceliği
Soğuk Savaş döneminde her iki ülke de Sovyetler Birliği'ne karşı ABD'nin yanında, Batı Bloğu'nda yer aldı. 
Ancak ortak Sovyet tehdidine karşı yakınlaşma olsa da Türkiye NATO üyesi olduktan sonra Tahran ile siyasi, askeri ve ekonomik ilişkiler yeterince gelişmedi. 
İran Şahı’nın 1949 yılında Türkiye’ye teklif ettiği savunma işbirliği anlaşması, Moskova’nın daha fazla tepkisini çekmemek adına, ayrıca ABD’nin dahil olmadığı bir ortaklık olması nedeniyle Ankara tarafından reddedildi.
Böylesi bir anlaşma ancak 1955’te Britanya öncülüğünde Türkiye, Irak, Pakistan ve İran arasında Bağdat Paktı’nın imzalanmasıyla mümkün oldu. Ancak sözkonusu anlaşma Sovyet tehdidine karşı Batı’nın beklentilerini karşılayamadı. Türkiye, Batı içerisinde NATO aracılığıyla varlığını kuvvetlendirdiği için, bu pakta askeri açıdan kayda değer bir katkı sağlayamadı.
CENTO'nun kuruluşu
Irak'ın 1958 devrimi üzerine Bağdat Paktı’ndan ayrılması ve ABD'nin eklemesiyle dört devlet CENTO (Merkezi Antlaşma Teşkilatı - Central Treaty Organization) adı altında 1979 yılına dek birliklerini sürdürdüler. CENTO’nun üç bölge ülkesi Türkiye, İran ve Pakistan arasındaki ekonomik ve kültürel işbirliğini geliştirmek için 1964 yılında Kalkınma İçin Bölgesel İşbirliği (RCD) adlı örgüt kuruldu.
Soğuk Savaş koşullarının yarattığı Bağdat Paktı, liderler arasındaki teması artırdı. [AA]
Ancak tüm çabalara rağmen örgüt yeterince gelişme gösteremeyince, örgütü canlandırmak üzere İran’ın girişimiyle 29 Ocak 1985’te Tahran’da yeni bir karar metni üzerinde uzlaşıldı ve geniş çaplı revizyonlar yapılarak adı Ekonomik İşbirliği Örgütü (ECO) olarak değiştirildi.
İran ve Türkiye’yi buluşturan bir başka çatı ise ise 1969 yılında kurulan ve diğerlerine kıyasla daha kapsamlı ve çok yönlü bir örgüt olan İslam Konferansı Örgütü oldu. Örgüt, İslam ülkeleri arasında ekonomik, askeri, kültürel ve siyasal kapsamlı bir işbirliğini gerçekleştirmeyi hedefliyordu.
1979 İran İslam Devrimi'ne kadar Türkiye ve İran, İslam Konferansı Örgütü'nün içinde yakın ilişkilerde bulundular. Ancak devrim sonrası dönemde iki ülke örgüt içerisinde karşı karşıya geldi.
İran’ın CENTO’dan memnuniyetsizliği, Türk kamuoyunda İran diktatörlük rejimine karşı olan eleştiriler, Şah’ın Irak'ta Kürtlere destek politikası, Türkiye ile Irak arsındaki yakınlaşma, 1970’lerin başında ikili ilişkilerde gerginliğin başlıca neden oldu.
Devrimin ardından
1979 yılında gerçekleşen İran İslam Devrimi'yle yaşanan değişim, iki komşu arasında ideolojik çatışmaya rağmen, işbirliği de getirdi. Soğuk Savaş'ta Sovyetler Birliği’nin bölgedeki etkisini arttırdığı bir dönemde İran’daki yeni rejimin Moskova karşıtı tutumu, hem Türkiye, hem de başlangıçta müttefiki ABD tarafından olumlu karşılandı. 
Bu nedenle Türkiye, kuruluşundan birkaç gün sonra 13 Şubat 1979’da İran İslam Cumhuriyeti'ni tanıdığını açıkladı. İran ise uluslararası platformda tamamen yalnızdı. Dolayısıyla iç dengelerini oluştururken, dışardan tepki görmemek amacıyla başta Türkiye olmak üzere komşularına ve çevre ülkelere dostça mesajlar göndererek, bu ülkelerle ılımlı ilişkiler yaratma yoluna gitti.
Ancak İran İslam Cumhuriyeti’nin kurucusu olan Ayetullah Ruhullah Humeyni’ye göre Türkiye’nin laik devlet modeli kendi rejimi açısından bir tehditti. Bu nedenle İran İslam Cumhuriyeti, kuruluşundan bu yana Türkiye’ye temkinli yaklaştı.
Ecevit'in mesajı
Türkiye, İran’da devrim öncesi yaşanan toplumsal hareketin, çatışmalar ve sokak gösterileriyle Şah rejimini iktidardan indirmeye yönelmesini sessizlikle izledi. Olaylar bir iktidar değişikliğiyle sonuçlanınca, yeni hükümetin kurulmasının ardından Tahran’a üst düzey ilk ılımlı mesaj dönemin başbakanı Bülent Ecevit aracılığıyla gönderildi. Ecevit, herhangi bir ihtiyaç durumunda Türkiye’nin İran’a her türlü yardımı yapmaya hazır olduğunu bildirdi.
Türkiye’nin bu olumlu tavrının arkasında ekonomik nedenler vardı. Ankara, ülkenin çok ciddi ekonomik darboğazlara girdiği bu dönemde İran’ı kaybetmek istemedi. Devrimin ilk yıllarında Tahran’a yönelik ekonomik ambargoya Türkiye katılmadı.
İran’da yaşayan büyük orandaki Kürt nüfusunun komşu ülkede kalkışacağı bir ayaklanmanın Türkiye topraklarına sıçramasından da endişe ediliyordu. 
İran İslam Devrimi sonrası dönemde de ikili ilişkiler sınır problemleri ve azınlıklar gibi geçmişten gelen sorunlardan etkilendi.
Bu dönemde İslam Devrimi'nin yarattığı baskı politikasından kaçan yaklaşık bir milyon İranlı Türkiye’ye sığındı.
Yeni düzende değişen dengeler
1991 yılında Sovyetler Birliği'nin yıkılması ve Soğuk Savaş'ın sona ermesi bölgesel politikalar için yeni bir başlangıç oldu.
Hazar Bölgesi, Sovyetler gibi büyük bir gücün ortadan kalkması ve iki kutuplu düzenin sona ermesiyle birlikte bir güç boşluğuna düştü. Ankara, yeni dönemde Sovyetler Birliği’nden bağımsızlıklarını kazanan Türki cumhuriyetlerle ekonomik ve diplomatik ilişkiler kurmayı hedefledi.
Orta Asya’da Türkiye ve İran ortak çıkarlar etrafında, çatışmayla sonuçlanmadan güç mücadelesine girişti. Bu dönemde Türkiye kendi dış politikasını çizerek ve ABD’nin de desteğini alarak yeni kurulan devletlere 'Türkiye modelini' sundu ve bölgedeki etkinliğini arttırmaya çabaladı. İran ise ABD ve Türkiye’ye karşı Rusya ile yakınlaşarak bölgede oluşan güç boşluğuna karşı tedbir alma yoluna gitti.
Bu dönemde Ankara İran'ın bölgesel güç olma çabasını tehdit olarak değerlendirirken, İran da Türkiye'yi 'büyük şeytan' Amerika tarafından yönlendirilen bir ülke olarak görmeye başladı.
1990 sonrası dönemde İran'ın PKK’ya verdiği destek, Türk - İran ilişkilerini olumsuz etkiledi.
İran'ın 1995’te Rusya ile imzaladığı ekonomik ve askeri işbirliği anlaşması ile Batı'da İran’ın nükleer bir kapasiteye sahip olmak isteyebileceği hakkında endişeler başladı.
Tel Aviv ziyaretlerinin getirdiği huzursuzluk
1994'ten sonra Türkiye İsrail ile askeri işbirliğine yönelik anlaşmalar imzaladı, iki ülke arasındaki ticaret yoğunlaştı. Ankara - Tel Aviv yakınlaşması Tahran'da kuşkuyla karşılandı. 
1990'ların sonlarında dönemin Türkiye Dışişleri Bakanı İsmail Cem 'bölge odaklı bir dış politika' çerçevesinde Orta Doğu komşuları ve İran ile ikili temaslarını hızlandırdı. Aynı yıl İran’da yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerini reformcu aday Muhammed Hatemi’nin kazanması Türkiye'de olumlu karşılandı, ilişkilerin yumuşayacağı umuluyordu.  
Ancak 1997 İslam Konferansı Örgütü'nün Tahran Zirvesi'nde İranlı ve Arap temsilcilerin Türkiye’yi Kuzey Irak’taki operasyonlar ve İsrail ile işbirliği nedeniyle kınamaları büyük bir sürpriz oldu.
Bu dönemde Türkiye’de işlediği cinayetlerle bir anda gündeme oturan Hizbullah örgütüne İran’ın destek sağladığı senaryoları bir başka güvensizlik konusu oldu. İki ülke yönetiminin bu durumu yalanlaması gerilimi yumaşattı.
İnişli çıkışlı ilişkiler bundan sonra da sürdü. Tahran ile Ankara arasında düzelme eğiliminde olan ilişkiler, İran'da 1998 yılında yaşanan öğrenci olaylarında, İranlı muhafazakarların Türk hükümetini sorumlu tutmalarıyla geriledi. Ocak 2000'de yapılan Ankara ziyaretinde dönemin İran Dışişleri Bakanı Kemal Harazi'nin "rejimler ayrı ama gönüller bir" sözüyle ilişkiler bir kez daha rahatladı. 
İsmail Cem'in ziyareti
2000 - 2001 yıllarında Türk - İran ilişkileri ağırlıklı olarak Kürt Sorunu ve PKK ekseninde şekillendi. Özellikle sınır güvenliği ve 'terörle mücadele' konusunda iki ülkenin kurduğu ortak komite ve komisyonlarla sorunlar büyük ölçüde giderildi.
Bundan sonra ikili ziyaretlerde de artış başladı, bu ziyaretler sadece diplomasiyle sınırlı kalmadı, ticaret heyetleri de karşılıklı olarak gidip geldi.
 
İlişkilerin istikrarsız olduğu bir dönemde Dışişleri Bakanı Cem'in ziyareti yeni açılımlar getirdi. [AA]
2001'deki 11 Eylül saldırılarından sonra dengeler bir kez daha değişti.  ABD’nin 'önleyici savaş' doktrinini harekete geçirmesi ve Rusya’nın da buna destek vermesi İran’ın, 'teröre karşı savaşta' dışlanmasına neden oldu. Bu kırılgan süreçte Ankara, İran'a yönelik işbirliği adımlarını her zamankinden daha dikkatli atmak zorunda kaldı, dengeli bir politikadan yana oldu.
Irak Savaşı'nın etkisi
Irak’a müdahalede Tahran yönetimi, Türkiye’nin asker göndermesine karşı çıktı, iki ülkenin de Kuzey Irak'ta çıkarları vardı. 
Bu dönemde İran, Türkiye’ye PKK’yı terörist bir örgüt olarak tanıması karşılığında enerji alanında işbirliği önerdi. Türkiye bu iki konu arasında bağlantı kurmanın doğru olmadığını savundu. Doğalgaz fiyatlarındaki anlaşmazlık iki ülke arasında zaman zaman gerginliğe yol açtı.
21. yüzyılın, üzerinde en çok pazarlık yapılan yeryüzü ve yeraltı kaynaklarının Kafkasya ve Orta Asya’da bulunması, İran ve Türkiye’yi bu bölgelerde anahtar ve köprü durumuna getirdi. Kaynakların hem doğu hem de batı pazarına ulaştırılması, hem Akdeniz’e hem de Hint Okyanusu'na taşınması için Türkiye ve İran önemli bir konum elde etti. Ancak bu durum zaman zaman karşılıklı çıkar çatışmalarının da temeli haline geldi. Bunun dışında Türkiye’nin İsrail ve ABD ile olan ilişkileri, Irak ve Kuzey Irak’ın yeniden yapılanmasıyla ilgili kaygılar iki komşu arasındaki ilişkilerin temel parametreleri oldu.
ABD’nin Irak’a müdahalesi sonrası Kuzey Irak’taki bölgesel yönetimin giderek güçlenmesi ve bağımsız devlet kurma fikrinin gündeme gelmesi iki ülkeyi son yıllarda hiç olmadığı kadar yakınlaştırdı. 
Erdoğan'ın Tahran ziyareti
İkili ilişkiler 2004 yılında yeni bir sürece girdi. Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, İran - Türkiye 18. Karma Ekonomik Komisyonu toplantısı için Tahran'ı ziyaret etti, İran’la Türkiye’nin o yılki ticaret hacmi yüzde 91 oranında artarak 2,4 milyar dolara ulaştı. 
18 Şubat 2004 tarihinde Tahran’da yapılan D-8 zirvesi kulislerinde bir araya gelen İran ve Türkiye cumhurbaşkanları ikili ilişkilerin artması yönünde olumlu sinyaller verdi. Ayrıca Türk şirketlerinin İran’daki yatırımları ve doğalgaz alımı anlaşmaları da hız kazandı. 
Ankara ikilemde
2005, Türkiye ile İran arasındaki siyasi ilişkilerin önceki dönemlere kıyasla azaldığı yıl oldu. Bunun en önemli nedeni, Tahran’ın yürüttüğü nükleer programın Batı’yı giderek daha fazla endişelendirmesiydi. Ayrıca dünyayı sarsan belli başlı saldırılar da okların İran’a yönelmesine neden oldu. 
Temmuz ayında Londra metrosuna yapılan bombalı saldırılarda 50 kişi hayatını kaybetti. Bu olay Britanya'nın 11 Eylülü olarak anıldı. Benzeri bir saldırı Mısır’da, Şarm El Şeyh ve Naama Bay sayfiye bölgelerinde gerçekleşti, 88 kişi öldü.
Nükleer programı nedeniyle zaten ABD’nin hedefinde olan Tahran’a yönelik sesler 'terörü desteklediği' gerekçesiyle daha da arttı.
Dönemin ABD Başkanı George H. W. Bush 20 Ocak 2005’te yaptığı bir konuşmada, "Bugün İran dünyada teröre destek sağlayan başlıca ülke. Bir taraftan kendi halkını hak ettiği özgürlüklerden mahrum ederken, diğer yandan nükleer savaş arayışında. [...] Kendi özgürlüğünüz için ayağa kalktığınızda Amerika yanınızda olacaktır" dedi.
İran'a sürpriz lider
İran’ın uluslararası alanda yaşadığı bu gerilim, bir yandan komşularıyla ilişkilerini geliştirmeye ve bölgesel etkinliğini arttırmaya yönelen, diğer yandan da Batı’nın önemli bir müttefiki olan Türkiye’yi ikilemde bıraktı. Ankara hükümeti için denge politikası uygulamak başlıca hedef haline geldi.
Böyle bir dönemde 24 Haziran 2005’te yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerini Tahran eski Belediye Başkanı Mahmud Ahmedinejad kazandı. Yenilikçi ve ılımlı bir tutum gösteren Hatemi’nin ardından, Batı’nın temkinli yaklaştığı Ahmedinejad’la beraber Tahran nükleer çalışmalarına hız verdi.
İran'ın ABD ile yaşadığı gerilim Ankara'yı hassas bir denge siyasetine mecbur kıldı. [AA]
Ankara açısından İran’ın nükleer silaha sahip olması bütün dünyada olduğu gibi kaygı verici olsa da, İran’a yönelik bir askeri müdahale seçeneği de en son istenilen bir ihtimal olarak değerlendiriliyordu.
Tıpkı geçmişte olduğu gibi Türkiye bu dönemde de İran’a karşı arka arkaya gelen yeni ambargo ve yaptırımlara katılmadı. Ancak İran politikası konusunda dönem dönem ABD yönetiminin Ankara üzerindeki baskıları yoğunlaştı. 
CIA'in Türkiye çıkarması
2005’te Ankara’yı ziyaret eden Amerikan Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) Başkanı Porter Goss, Tahran’ın nükleer faaliyetleri konusunda Washington’ın taleplerini iletti. Goss, Türk yetkililere öncelikle İran’ın nükleer silaha sahip olmasının hem Türkiye hem de bölge devletleri için büyük tehlike doğuracağı mesajını aktardı.
İkinci olarak ise, İran’ın başta PKK ve El Kaide olmak üzere terör eylemlerine destek verdiğini savundu. CIA Başkanı bu kapsamda ABD'nin terörle mücadele politikasına Türkiye'nin de destek vermesi ve İran'ın teröre bakışı konusunda Ankara'nın da tepki koymasını istedi.
Goss son olarak, Tahran yönetiminin özellikle rejim konusunda Türkiye'yi hâlâ düşman olarak gördüğünü ve bu kapsamda rejim ihracı girişiminde bulunduğunu savundu.
Büyük bir istikrarsızlığa neden olan Irak Savaşı'nın ardından kendi bölgesinde yeni bir savaş istemeyen Türkiye, sorunun diplomatik yollardan çözülmesi için İran’la Batı arasında arabuluculuk yapma seçeneğini daha çok dile getirmeye başladı.
Geciken ziyaret
Ahmedinejad seçildikten ancak üç yıl sonra, 15 Ağustos 2008'de Ankara’yı ziyaret etti. Ziyarette İranlı yetkililer Batı'yla yaşanan nükleer krizde Türkiye'nin soyunacağı muhtemel bir arabuluculuk rolüne temkinli yaklaştı. Bu ziyarette iki ülke, 'terörle mücadele', organize suçlar ve uyuşturucu kaçakçılığı konusunda anlaşmalara imza attı, ancak herhangi bir enerji alım anlaşması yapılmadı. Türkiye’nin böyle bir adımı Batı’da tepkiye neden olabilirdi.
Takas anlaşması umutlandırdı
Nükleer sorunun çözümü konusunda Türkiye’nin arabuluculuğuna dair en önemli gelişme Mayıs 2010'da gerçekleşti. Ankara gibi benzer bir yaklaşım sergileyen ve İran’la ılımlı ilişkileri olan Brezilya’nın da katılımıyla Tahran’da üçlü bir zirve gerçekleşti.
Zirve sonunda İran, nükleer faaliyetlerinde kendisine gerekli olan uranyumu yurtdışında zenginleştirmeyi kabul etti. İran Dışişleri Bakanlığı, düşük düzeyde zenginleştirilmiş 1200 kilogram uranyumun, araştırma reaktörlerinde kullanılabilecek nükleer yakıt karşılığında Türkiye'ye gönderileceğini ve takasın bu ülkede gerçekleşeceğini açıkladı.
Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu Türkiye ve Brezilya'nın teminatındaki anlaşma ışığında İran'a yeni yaptırım uygulamaya gerek olmadığını belirtse de Batı dünyası anlaşmayı kabul etmedi.
Anlaşmanın yürürlüğe girmesi için ABD, Rusya, Fransa ve Birleşmiş Milletler'e bağlı Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu'ndan oluşan Viyana Grubu’nun onayı gerekiyordu; 10 Haziran 2010’da yapılan oylamada Viyana Grubu anlaşmayı reddetti.
Türkiye'nin çözüm çabaları
Takas anlaşması rafa kaldırılsa da, Türkiye’nin çabalarıyla devam eden diplomatik çözüm süreci devam etti ve Ocak 2011’de İran, BM Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesi (ABD, Britanya, Fransa, Rusya ve Çin) ile Almanya’dan oluşan P5+1 grubuyla İstanbul’da masaya oturdu.
2011'de İstanbul'da süren müzakereler olumsuz sonuçlandı. Batı'nın yaptırımları giderek daha da ağırlaştı.  
İki ülke arasında son dönemde yaşanan en büyük sorun ise NATO'nun Türkiye topraklarına füze savunma radarı kurması oldu. Ankara hükümetinin NATO'nun doğudan gelebilecek bir tehdide karşı hayata geçirdiği projeye onay vermesi, Tahran'da tepkiyle karşılandı.
Füze savunma sistemiyle kendilerinin hedef alındığını öne süren İran'lı yetkililerin başlangıçta Türkiye'ye gönderdikleri sitemkar mesajların bir ara dozu artarak tehdit boyutuna ulaştı. Türkiye ise İran'a karşı her hangi bir hasmane tutuma izin verilmeyeceğini belirterek Malatya Kürecik'e kurulan üssün NATO'nun savunma sisteminin bir parçası olduğunu savunuyor.
Suriye'deki ayaklanma ile gerilen ilişkiler

2011 yılının Mart ayında Suriye’de başlayan ayaklanma da Türkiye - İran ilişkilerinde gerginlik nedenlerinden biri oldu. Türkiye Suriye’ye müdahaleden yana Batı bloğunda dururken İran, Şam yönetimini destekleyen Rusya ve Çin ile ortak tavır aldı. 

Taraflar 2013’ün ikinci yarısına kadar saflarını keskin çizgilerle belirlemişti.

Türkiye muhalifleri destekleyerek, İran da destek verdiği Şii militan örgüt Hizbullah kanalıyla Suriye’deki iç savaşa karışmış oldu.

Ancak artan mezhep çatışmaları ve sivil ölümleri Suriye’deki duruma çözüm için işbirliğini zorunlu hale getirdi. Rusya ve ABD, 2013’ün sonbaharında Suriye’deki kimyasal silahların imha edilmesini öngören anlaşmaya birlikte imza attı. Beşşar Esed yönetimi anlaşmaya uyacağını açıkladı. Tarafların duruşu değişmese de keskin çizgiler solmaya başladı.

Yeni cumhurbaşkanı, yeni dönem

2013 sonbaharında Ahmedinejad’ın cumhurbaşkanlığındaki görev süresi doldu.

Bu hem İran’ın nükleer programı hem de Türkiye ile ilişkilerinde yeni bir dönem demekti. Yeni cumhurbaşkanı Hasani Ruhani göreve gelir gelmez bu yönde adımlar da arttı.

Bir süre önce Sunni - Şii çatışmasını körüklemekle suçlanan iki ülkenin dışişleri bakanları 2013 Kasım’ında İstanbul’da bir araya geldi ve bölgedeki mezhepsel gerilimleri azaltmak için beraber çalışma sözü verdi.

 

Aynı ayın sonunda Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu da Ekonomik İşbirliği Teşkilatı'nın (EİT) 21. Bakanlar Kurulu Toplantısı için Tahran'a gitti. Davutoğlu mezhepsel çatışmaların provoke edilmeye çalışıldıığı bir dönemde İran - Türkiye diyaloğunun bölgedeki "en önemli diyalog" olduğunu söyledi. 

İran bu ziyaretten bir hafta önce P5+1 ülkeleri ile nükleer konusunda İran’a yaptırımların hafifletilmesi ile sonuçlanacak bir anlaşmaya vardı. Anlaşma  2010’daki gibi Türkiye’nin umduğu şekilde sağlanmasa da Ankara sonuçtan memnundu.

Ticaret ve doğalgaz alımında artış

Suriye konusundaki gerginlik ve İran’ın nükleer programıyla ilgili yaptırımlara rağmen iki ülke arasındaki ticari ilişkiler son yıllarda arttı. Türkiye ayrıca İran’ın en büyük doğalgaz müşterisi.

2001 yılında 1,6 milyar dolar olan Türkiye - İran ticaret hacmi, 2012 yılında 22 milyar dolara yükseldi. İki ülke yetkilileri 2015’te 30 milyar doları hedeflediklerini açıkladı.

2014 yılında İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani Türkiye'yi, Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'ın da Tahran' ziyaret etmesi bekleniyor.

Kaynak: Al Jazeera

Yorumlar

Bu sitede yer alan içerikler sadece genel bilgilendirme amacı ile sunulmuştur. Yorumlarınızı kendi özgür iradeniz ile yayınlanmakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üstlenmektesiniz. Böylelikle, Topluluk Kuralları ve Kullanım Koşulları'na uygun olarak, yorumlarınızı kullanmak, yeniden kullanmak, silmek veya yayınlamak üzere tarafımıza geri alınamaz, herhangi bir kısıtlamaya tabi olmayan (format, platform, süre sınırlaması da dahil, ancak bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla) ve dünya genelinde geçerli olan ücretsiz bir lisans hakkı vermektesiniz.
;